Targid

Sivas Adı ve Anlamı Üzerine

SİVAS ADI VE ANLAMI ÜZERİNE: (HAZIRLAYAN: Prof.Dr. Erdal ESER)

Şehir, Romalılar döneminde Sebastia olarak bilinmektedir. Sivas için Roma komutanı Pompei tarafından da bu isim kullanılmış ve büyüklüğüne bağlı olarak Sebasteia Megalopolis denmiştir.

Sivas şehri için Bizans devrinde bazı kaynaklarda Sivastia dendiği gibi bazı kaynaklarda Sebasteia, geç Bizans devrinde ise Sebastos dendiği tespit ediliyor. Nitekim Marco Polo, Selçuklular devrinde geldiği Sivas için Sebastoz ismini kullanmıştır. Bu ismin Selçuklular tarafından Sevaste ya da Sivaste şekline dönüştürülmüş olduğu görülüyor.   

Selçuklular, Anadolu’ya geldiklerinde Akşehir gibi bazı şehirlerin ismini değiştirerek yeni isimler verdikleri halde, Sivas isminde olduğu gibi bazı şehirlerin isimlerini aynen koruyarak kullanmışlardır.

Sivas ismi hakkında İslâm kaynaklarına bakacak olursak, bu İslâm kaynaklarının Selçuklu devri öncesine ait bazılarında Sivas için Sebastiya adı kullanılmış iken Battalname’yi esas alan eserlerde ise mamûr şehir manasında Mamûriye adı kullanılmıştır.

Türkiye Selçukluları devrinde yazılmış İslâm kaynaklarında ise, Sivas adı bugünkü şekline yakın, Sivas şeklinde kullanılmaya başlanmıştır.

TARİHÇE

Sivas’ın bilinen târihi Hititlere dayanmaktadır. Sivas ilinin topraklarının bulunduğu yerler, Anadolu’da ilk siyâsî birliği kuran Hitit İmparatorluğunun sınırları içinde yer almıştır. Hititler iç savaş ve iktidar kavgaları sonucu yıkılınca, bölge Bâbil, Asurlular, Sami kavimleri ve kısa bir müddet Sakaların eline geçti. Hititlerden sonra Frigyalılar ve Lidyalılar Sivas’a hâkim oldular.

Makedonya Kralı İskender, Pers İmparatorluğunu yenerek ortadan kaldırınca, İran ve Anadolu, Makedonya Krallığı topraklarına katıldı. İskender’in ölümünden sonra bu bölge, merkezi Kayseri’de bulunan Kapadokya Krallığının eline geçti. Kuzeyde İran asıllı olup, Yunanlaşmış Pontus Krallığı ile yine İran asıllı olup Hıristiyanlaşmış Ermeni derebeylikleri bu bölgeyi ele geçirmek için zaman zaman saldırılarda bulunmuşlardır.

M.Ö. 1. asırda Roma İmparatorluğu, Kapadokya ve Pontus Krallığını ve diğer küçük derebeyliklerini alarak Anadolu’yu Roma topraklarına kattı. Romalı konutan Pompe, Kapadokya’ya yerleşti ve Sivas’ın bulunduğu yere “Diyapolis” ismi verildi. M.S. 395 senesinde Roma İmparatorluğu ikiye bölününce; Anadolu gibi bu bölge de, Doğu Roma’nın (Bizans) payına düştü. Bölge zaman zaman Bizanslılarla Partlar ve onların yerine geçen Sasanîler arasında savaşlara sebep oldu. 1071 Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu Fâtihi ve Anadolu’da ilk Türk Devletinin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şahın kumandasındaki Türk Ordusu, Sivas’ı aldı. Bu şehri ve bölgeyi Artuk Bey ve Süleyman Şahın kumandanlarından dayısı Danişmend Gâzi fethetti.

Danişmendoğulları, Türkiye Selçukluları Devletine tâbi olarak 1095-1174 yılları arasında  Kayseri ve bazen de Sivas’ı başşehir yaparak saltanat sürdüler.

Selçuklu Sultanı İkinci Kılıçarslan, Danişmendoğullarına Batı Anadolu’da “Uç Beyi” olarak toprak verip onların beyliğine son verdi. Bundan sonra Sivas, Selçuklu Devletinin Konya ve Kayseri’den sonra üçüncü şehri ve eyâlet merkezi durumuna geldi. Sivas, Selçukluların bir ilim, sağlık ve sanat merkezi oldu. Selçuklulara tâbi ve merkezi Erzincan’da bulunan Mengücekoğullarının bir kolu, 1142-1277 arasında bugün Sivas’a bağlı olan Divriği’ye hâkim oldular.

1308-1335 yılları arasında Sivas’a hakim ve kendilerine merkez yapan İlhanlıların Sivas’ta bir genel vâlisi bulunurdu. İlhanlı Hakanlığının temsilcisi ve Uygur Türklerinden Alâeddîn Eretna Bey, 1335’te Bağımsızlığını îlân etti. Eretna Beyliği, 1335-1380 yılları arasında Sivas ve Kayseri’yi başkent olarak kullanmıştır. 1380’de kısa bir süre sonra Selçuklu Melik Rükneddîn Kılıç Arslan tahta geçtiyse de, Sultan ünvanı ile Kâdı Burhâneddîn, Eretna toprakları üzerinde, 1390’a kadar devam eden bir devlet kurdu. 1398’de Kâdı Burhâneddîn öldürülünce, Sivas toprakları Osmanlı Devleti hâkimiyetine girdi.

1400’de Timur, Sivas’ı ele geçirdi. Bilâhare Çelebi Mehmed, şehri 1403’te geri aldı. Divriği Memlûklerde, Koyulhisar Akkoyunlularda kaldı. Sivas’ın tamâmı Fâtih Sultan Mehmed Han ve torunu Yavuz Sultan Selim Han tarafından Osmanlı Devletine katıldı. Evliya Çelebi, tahıl ambarı olan Sivas için şehirlerin anası dendiğini kaydetmiştir.

Osmanlı devrinde Sivas eyâlet merkezi oldu. Tanzimat’tan sonra da bu eyâlet merkezliği devam etti. Sivas, 1400’de Timur Hanın fethi sonrasında istilâ görmemiş bir şehirdir. 

Kurtuluş Savaşında, Erzurum Kongresinden sonra Sivas Kongresi 4-11 Eylül 1919’da Mekteb-i Sultânî’de toplandı ve  Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Millî Mücâdelenin esasları tespit edildi. Sivas, Türk İstiklâl Savaşının ve Türkiye Cumhûriyetinin temellerinin atıldığı yakın târihimizde de mühim roller oynamış bir târih şehrimizdir. Cumhûriyetin îlânından sonra eyâlet merkezi teşkilâtı kalkınca Sivas il (vilâyet) olmuştur.

SİVAS ULU CAMİİ

Sivas Ulu Camii, Plan

Sivas Ulu Camii, Güney Cephe, Genel Görünüm

Sivas Ulu Camii, Minare

 

1955 yılında gerçekleştirilen bir onarım sırasında bulunan kitabesine göre; 1197 yılında II. İzzeddin Kılıç Arslan’ın oğlu Kutbeddin Melikşah tarafından inşa ettirilmiştir. Avlu ve ibadet mekânından oluşan yapı, kuzey-güney doğrultusunda dikdörtgen biçimlidir. Güney duvarına dikey olarak düzenlenmiş 11 sahında, 50 destek birbirine sivri kemerlerle bağlanmıştır. Yapı, 33.70x54.70 m ölçülerindedir.

Ulu Camii, dıştan ve içten tamamen kesme taş malzeme ile yapılmış, beden duvarları kalın bir tabaka halinde kireçle sıvanmıştır. Cami orijinalde ahşap tavanlı, düz toprak damlı olarak yapıldığı halde günümüze bu şekliyle gelememiş; 1955 yılında geçirdiği onarımlar sırasında ahşap yerine daha dayanaklı malzeme olan beton kullanılarak tavanı yenilenmiş; ahşap görüntüsü verilmiştir.

XIII. yüzyılın ilk yarısında inşa edilen minaresi, caminin güneydoğu köşesine yaklaşık 3.00 m uzaklıkta olup 35.00 m yüksekliğe sahiptir. Minare kaidesi tuğla örgülü ve sekizgen kaidelidir. Kemerli nişler üzerinde firuze renkli sırlı tuğlalarla “el-azametü ve’l-ikbal…el-mülkü lillah’l vahidi’l-kahhar” yazılıdır. Tuğla örgülü silindirik gövde, şerefeye doğru düzgün bir biçimde incelerek yükselir. Biri korniş altında diğeri gövdenin ortasında iki yazı kuşağı bulunmaktadır. Şerefe altı mukarnaslı olup ilk sırası orijinal, üst sıralar ve şerefe geç dönemlerde onarılarak yenilenmiştir. Şerefe mukarnaslarının başlangıcı tuğla, çini, mozaik malzemelidir. Küçük nişler içinde geometrik kompozisyonlar işlenmiştir.

Ulu Cami ile ilgili en dikkat çekici efsane Hz. Hızır ile ilgilidir. İbadet mekânındaki desteklerden birisi “Hızır Direği” adı ile bilinmektedir. “Caminin içerisi çok geniştir. Üç kapısı vardır. En kalabalık bayram günlerinde bile kolay kolay dolmaz. Dünün mimari tarzına göre caminin içinde birçok direkler vardır. Bunların arasında Hızır direği ayrı bir önem taşır. Herkes bunun dibinde oturur. Hatta daha ileri vararak buraya nur yağdığını bizzat gördüklerini söyleyenlerde çoktur.”

Bir erken dönem yapısı olması nedeni ile planının gelişmişliğinden söz etmek mümkün değildir. Çok destekli ve düz tavanla örtülü basit bir mimari tarzı bulunmaktadır. İnşa edildiği dönemde kentin ticaret alanının merkezinde yer alıyor olmalıdır ki, günümüzde de kentin bu bölümünde yoğun ticari doku bulunmaktadır.

 

İZZEDDİN KEYKAVUS DARÜSSIHHASI/DARÜŞŞİFASI

I.İzzeddin Keykavus Darüşşifası, Plan

Darüşşifa Anısına Basılmış Pul, 1967

Darüşşifa, Güney Cephesi, Sultan Türbesi

Darüşşifa, Sultan Türbesi, Cephe, Genel Görünüm

 

Darüşşifa, Sultan Türbesi, I. İzzeddin Keykavus’a Ait Çini Sanduka

Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykâvus tarafından 1217 yılında şifahâne olarak yaptırılmıştır. Dört eyvanlı olan medresenin bir eyvanı türbe haline getirilmiştir. Darüşşifa 48.00x68.00 m boyutlarında dikdörtgen planlı, tek katlı olarak kesme taştan yapılmıştır. Avlulu ve iki yandan revaklı olan medrese, taç kapı ve arka duvarlar boyunca uzanmaktadır. Ana eyvanın yanında iki büyük salon bulunur. Medrese hücreleri beşik tonozla örtülü ve pencerelidir. Taç kapıdaki arslan ve boğa, ana eyvan köşelerindeki madalyonlarda bulunan kadın ve erkek başı kabartmaları bu medresenin belirgin özelliğini oluşturur.  Taş ve çini işçiliği ise ayrı bir önem arz etmektedir.

Taç kapısı cepheden daha taşkın durumdadır. Kapı kavsarası dokuz sıralı mukarnaslı olup yan yüzler geometrik ve yıldız motifleri ile işlenmiştir. Bu motifler, ışık-gölge tesirleri yaratacak görünümdedir. Kapı kemeri köşeliklerinde simetrik iki hayvan figürü görülmektedir. Tahrip olmuş bu hayvanlardan sağdakinin kuvveti sembolize eden bir aslan, soldakinin sıhhati sembolize eden boğa figürü olduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Bazı kaynaklarda ise her ikisinin de aslan figürü olduğu yazılıdır.

Binada taş, tuğla malzeme karışık olarak kullanılmıştır. Ana eyvanın sağında ay sembolünün içinde örgülü saçları olan bir kadın başı ve çevresinde “La-İlâhe İllallâh Muhammedün Resûlllâh”, altta “Sûret-i Kamer” yazılıdır.

Darüşşifa, Ana Eyvan, Kadın Başı Kabartması

Ana eyvanın solunda ise bir güneş sembolü ve ortada bir erkek başı figürü, altta “Sûret-i Şems” çevresinde “Lâ-İlâhe İllallâh Muhammedün Resûlullâh” yazısı yer almaktadır. Bugün bu figürler tanınmayacak haldedir.

Darüşşifa, Ana Eyvan, Erkek Başı Kabartması

Darü’ş-Şifa’nın güney eyvanı I. İzzeddin Keykavus’a türbe olarak ayrılmış ve inşa edilmiştir. Türbe kareye yakın planlı olup ongen tuğla örgülü bir kasnağa sahip kubbe ile örtülü ve sivri külahlıdır.

1220 yılında vefat eden I. İzzeddin Keykavus’un sandukasından başka, hanedanına mensup kişilerin sandukaları da yer almaktadır. Türbe cephesi, Selçuklu sanatının zengin çini süslemelerine sahiptir. Süslemede geometrik geçmeler, yıldızlar, kûfi yazıları; mavi, lacivert, firuze ve beyaz renkleri ile şifahanenin en önemli bölümünü oluşturmaktadır.  Bu çini süslemeyi yapanın sağ pencere üzerindeki alınlıkta yazılı olan “amel-i Ahmet bin Bekir-ül Marendi” kaydından Ahbet bin Bekir-ül Marendi olduğu anlaşılmaktadır.

Türbe içinde on üç sanduka bulunmaktadır. Sandukaların üzerleri çinilerle kaplanmıştır. Mihrap önündeki sanduka, I. İzzeddin Keykavus’a aittir.

Anadolu’daki Selçuklu Tıp sitelerinin ve hastanelerinin en büyük boyutlusu olan yapı, 1768 yılında çıkarılan bir fermanla medreseye çevrilmiş, I. Dünya Savaşı esnasında levazım ambarı olarak kullanılmıştır.

ÇİFTE MİNARELİ MEDRESE/ŞEMSEDDİN CÜVEYNİ DARÜLHADİSİ

 

Çifte Minareli Medrese, Kuzeyden Genel Görünüm

 

Selçuklu döneminin en anıtsal yapıları arasında yer alır. Günümüze yalnızca doğu cephesi, yani ön yüzü gelebilmiştir. 1960’lı yıllarda yapılan araştırma kazısı sonucuna göre medrese, açık avlulu, dört eyvanlı, iki katlı anıtsal bir yapıdır. Köşe kulelerinden sonra medreseye bitişik güney yönünde daha önceki dönemlere ait bir imaret veya zaviye olduğu, kuzey yönünde ise medrese içinde küçük bir hamam ait birimler ortaya çıkarılmıştır.

 

Taç kapısı üzerinde yer alan kitabesine göre 1271 yılında Vezir Sahip Şemseddin Muhammed Cüveyni tarafından yaptırılmıştır. XIII. yüzyıl, Anadolu Selçuklu döneminde imar faaliyetleri ve kültür hayatının en önemli dönemi olarak değerlendirilmektedir. Selçuklular bu yüzyıl içinde Buruciye Medresesi, Gök Medrese ve Çifte Minareli Medrese gibi taş, tuğla ve çini sanatının Anadolu’da en önemli yapılarını meydana getirmişlerdir.

Çifte Minareli Medrese, Giriş Cephesi

 

Bugün, doğu yönünde yer alan medrese girişinin taş süslemeli cephesi büyük boyutları ve tuğla-sırlı tuğla örgülü iki minaresi ile dikkati çekmektedir. Sivas Gök Medrese ve Erzurum Çifte Minareli Medrese ile benzerlik gösteren yapının iki katlı, dört eyvanlı ve açık avlulu olduğu öğrenilmektedir.

Ön yüz, ortada iki minareli taç kapı, iki yandaki pencere ve köşe kuleleri ile düzenlenmiştir. Cephede yer alan pencerelerin yerleştirilmesinde simetri aranmamıştır.

1882 yılında hücre birimleri yıkılan yapının ön cephesine arkadan destek verilerek tamamen yıkılması önlenmiştir. 1946 yılında minarelerin şerefeleri restore edilmiş, 1972 yılında yıldırım

Çifte Minareli Medrese, Taç Kapı, Genel Görünüm

 

düşmesi sonucu gövdesi çatlayan minare Vakıflar Genel Müdürlüğünce onarılmıştır. Doç. Dr. Haluk Karamağaralı yönetiminde 1965-1971 yılları arasında yapılan kazıyla medresenin temelleri ortaya çıkarılmıştır. Yapı ayrıca 2002 ve 2008 yıllarında onarım görmüştür. 2009-2010 yıllarında yapılan restorasyonda ise cephe ve minareler onarılarak çiniler tamamlanmış, cephe temizliği yapılmış, temel kalıntıları1 m yükseltilerek belirgin hale getirilmiştir.

Bugün ön cephede bulunan yıpranmış sanatçı kitabesinde Selçuklu döneminin baş mimarı olduğu düşünülen Mimar Kelük bin Abdullah adı güçlükle okunabilmektedir.

 

 

BURUCİYE MEDRESESİ

Buruciye Medresesi, Plan

Dönemin ileri gelenlerinden Muzaffer Burucerdi tarafından 1271 yılında yaptırılmıştır. Dört eyvanlı, avlulu kesme taştan yapılmış olup avlu revaklarının arkasında beşik tonoz örtülü medrese hücreleri yer alır. Giriş eyvanının solundaki hücre türbe olup burada medreseyi yaptıran Muzaffer Burucerdi ve çocuklarının mezarları yer almaktadır. Ana giriş batı yönde olup, cephe geometrik motiflerle bezelidir. Sağlam kalmış taç kapısıyla Anadolu’daki Selçuklu medreselerinin önemli örneklerinden biridir.

 

1271 yılında Anadolu Selçuklu sultanlarından III. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Hibetullah Burucerdi oğlu Muzaffer Bey tarafından yaptırılmıştır. Avlu revak kemerleri üzerinde yer alan madalyonlar içerisindeki vakfiyesine göre, yüksek öğrenim amacı ile inşa edilmiştir.

Mukarnas kavsaralı bir nişin belirlediği taç kapıda dışa taşkın rozetler dikkati çekmektedir. Cephenin her iki köşesindeki demet payelerden oluşan köşe kuleleri yazı kuşağı ve pencereler cepheyi zenginleştirmektedir. Taş işlemeciliğinde ağırlığın taç kapıda yer aldığı görülür. Yıldız, Rumî ve geometrik motifler yüzeysel ancak kaliteli bir üslupla işlenmiştir.

Yapıda kesme taş, moloz taş, devşirme, tuğla ve çini olmak üzere beş tür malzeme kullanılmıştır.

Ana eyvan iki yanında bulunan kubbeli mekanların bir bölümü iki katlı olarak düzenlenmiştir ve yapının kütüphanesi olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Buruciye Medresesi mimari özellikleri ve süslemeleriyle Anadolu Selçuklu sanatının en uyumlu ve bütünlük arz eden mimari yapıları arasında gösterilmektedir.

Buruciye Medresesi, Batı Cephe, Genel Görünüm

 

Buruciye Medresesi, Avlu, Genel Görünüm

KALE CAMİİ

Kale Camii, Plan

 

Padişah III. Murad zamanı vezirlerinden Sivas Beylerbeyi Murad Paşa tarafından 1580 yılında yaptırılan camii 16.70X18.75 m boyutlarında olup kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Tamamen kesme taştan yapılmıştır. Girişin sağında tuğla minare yer alır. Minare şerefesinin alt kısmı mukarnaslıdır.

Kale Camii, Kuzeyden Genel Görünüm

Ana mekân girişinin hemen solundaki merdivenlerden kadınlar mahfiline çıkılır. Kare mekândan tromplarla sekizgen kasnağa geçilir, bunun da üzerinde on altıgen kasnak bulunur ve kubbe bu bölüm üzerine oturtulmuştur.

Yüksek bir dikdörtgen çerçeve içerisine yerleştirilmiş bulunan mermer mihrap nişinin üstü mukarnas dolguludur. Mihrabın yanında dokuz basamaklı zarif bir minber yer alır.

Kale Camii, İç Mekân, Güneye Bakış, Genel Görünüm

KALE HAMAMI/HAMAM KALINTISI

Hamam kalıntısı, bugün Buruciye Medresesi, Kale Camii, Darüşşifa ve Çifte Minareli Medrese arasındadır. 1961–1963 yılları arasında bu alanda bu eserlerle iç içe olan okullar, evler ve imalathaneler yıkılmış, yapılan hafriyatlar ve yıkım esnasında hamam kalıntısı ortaya çıkmıştır.

Sivas Şehri adlı kitapta bu hamamla ilgili şu bilgilere yer verilmiştir:

“Paşanın aynı tarihte camiinin karşısına yaptırdığı bir de hamamı bulunmaktadır. Bu hamama Hisâbî adında bir şair şu tarihi söylemiştir:

Vilâyet vâlisi Mahmud Paşa

Bunu inşâya itmiş idi ikdâm

Be-gâyet himmet etdiler erenler


Yapıldı az dem içre buldı itmâm

Hisâbî dedi ol dem târihini

Tamâm oldu mübârek ola hamâm

Kale Camii Doğusu, Hamam Kalıntısı, Kuzeye Bakış

 

Duvarlarının çoğu sonradan tahmin edilerek yeniden yapılmıştır. Sıcaklık kısmı 4 eyvan ve eyvan yanlarındaki hücrelerden meydana gelmektedir.

Bugün sadece yerden yaklaşık1 m yükseklikteki temelleri mevcut olan hamamın planına göre soyunmalık, ılıklık, sıcaklık ve külhan bölümlerinden oluştuğu anlaşılmakta olup üst örtüsü hakkında elde bilgi bulunmamaktadır.

Kareye yakın planlı soyunmalık bölümüne batı yönünden girilmektedir. Ilıklık bölümü dar, uzun ve dikdörtgen planlı olup soyunmalığın doğusundadır. Ilıklık bölümünün güneyindeki bir kapı ile geçilen sıcaklık kısmı dört eyvanlı dört halvet hücresinden ibarettir. Külhan ve su deposu ise sıcaklığın batı yönündedir.

Missing Translations

Translate the following expressions from the back office

Array
(
    [0] => E-Poster Gör
)